Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan 7 Ağustos'ta Mekke'de "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzaladı. Bu anlaşma, üç ülkenin kolektif güvenlik yaklaşımını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Anlaşma, savunma altyapısındaki koordinasyonu artırma, ortak savunma sanayii projelerinin geliştirilmesini teşvik etme ve terörle mücadelede eşgüdümü güçlendirme gibi hedefleri öngörüyor.
Ülke Liderlerinin katılımını sağladı
Anlaşma, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.
Kolektif Caydırıcılığın Anlamı
Anlaşmanın hukuki omurgasını kolektif savunma taahhüdü, stratejik etkisini ise bu taahhüdün oluşturduğu kolektif caydırıcılık meydana getiriyor. Caydırıcılık, potansiyel bir saldırganın maliyet hesabını değiştirmeye dayanır. Tek bir ülkenin kabiliyetiyle kurulan caydırıcılık, o ülkenin envanteri ve coğrafyasıyla sınırlıdır. Kolektif caydırıcılık ise saldırganın karşısına birden fazla devletin birleşik kapasitesini çıkararak hesabı temelden değiştirir.
Anlaşmaya Zemin Hazırlayan Güvenlik Ortamı
Anlaşma, elbetteki bölgesel güvenlik tehditlerinin yoğunlaştığı bir dönemde imzalandı. Şubat ayında başlayan İran savaşı sonrasında Suudi Arabistan’ın kritik altyapısı ve petrol tesisleri, İran’ın yanı sıra Husiler ve Iraklı silahlı grupların ardışık İHA ve füze saldırılarına maruz kaldı. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, savaş öncesinde günde yaklaşık 20 milyon varil olan akışı kesintiye uğrattı ve enerji güvenliğini bölgesel bir istikrar meselesi haline getirdi.
Bir yıl öncesinde, Eylül 2025’te İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırı, bölge ülkelerinin güvenlik mimarisine ilişkin değerlendirmelerinde belirleyici bir dönüm noktası olmuştu. Doha saldırısı sonrasında Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantisine duyduğu güven, büyük oranda sarsılmıştı. Bu ülkelerde bulunan askeri üslerine rağmen ABD’nin İsrail’i frenleyememesi, esas kırılma noktası olmuştu.
Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki karşılıklı savunma anlaşması bu dönemde imzalanmış, bugünün imzalanan Mekke Anlaşması ise o çerçeveyi Türkiye’nin katılımıyla üçlü bir yapıya taşıdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vurguladığı “bölgesel sahiplenme” vizyonu tam da bu noktada anlam kazanıyor: Bölge güvenliğinin, bölge ülkeleri tarafından uluslararası hukuka saygı temelinde ve diyalog yoluyla inşa edilmesi. Malum “diyalog” kanallarının açılması için “kolektif caydırıcılık” elzem… Bu, İsrail’in bölgesel yayılmacılığı kapsamında kolektif güvenlik anlayışı sağlanması ve İsrail’in tek taraflı hareket alanını daraltıcı bir “maliyet artırıcı” olması açısından da önemli.
Savunma Sanayii Ayağı
Kolektif caydırıcılığın sürdürülebilir olması, arkasında duran sanayii kapasitesine bağlıdır. Anlaşmanın ortak savunma sanayii projelerine ve askeri birlikte çalışabilirliğe ağırlık vermesi, üç ülkenin tek başına erişemeyeceği teknolojik ve maliyet avantajlarından yararlanmasına imkan sağlıyor. Türkiye geniş operasyonel tecrübeye, NATO'nun en büyük ordularından birine ve gelişmiş bir savunma sanayii ekosistemine sahip; Suudi Arabistan Arap dünyasının tek G20 üyesi olarak bölgenin en güçlü ekonomik kaynaklarına sahiptir. Pakistan ise konvansiyonel askeri kapasitesinin yanı sıra nükleer silaha sahip tek Müslüman ülkesidir, bu durum denklemde önemli bir stratejik ağırlık kazandırıyor.